Nazım's profileHavenPhotosBlogListsMore ![]() | Help |
HavenHerşeyi bilmiyorum ama kim biliyor ki? |
September 19 Öylesine ÖSS sonrası yaz sendromu hakikaten boktan bişeymiş. Ne çalışman gereken bir sınav var, ne de üniversite başlamış. Üniversite kaydı için bir sürü ıvır iş olduğundan adam akıllı tatil de yapamıyorsun şöyle 2-3 ay. Gelmiş geçmiş en boş beleş yazımı böyle geçirdim muhtemelen. Kitap okumak, çalışmak, öğrenmek tarzı herhangi dolu birşeyle uğraşmayı bırak, düşünmeye, bloga kısacık şeyler eklemeye bile üşeniyorum. Şu an şunu yazarken bile ne kadar zorlandığımı anlatamam. Yaz mevsimi beyni tembelleştiriyor demek ki.
Hayatta bir dönemi daha geride bırakırken insan birden farkediyor, dönemleri geride bırakmak ne kadar da kolaylaşmış, kendimizi kaptırdığımız şehirler, arkadaşlıklar, mekanlar, insanlar, aşklar ne kadar gelip geçici hale gelmiş. Bunun farkında olmak oldukça rahatsız edici aslında, hiçbir şeyi sonsuza kadar sürecekmiş gibi yaşayamamak. Öte yandan 8. sınıfa kadar 6, lisede de 2 okul, toplamda 10'dan fazla mahalle değiştirmiş biri için okul arkadaşının, mahalle arkadaşının, çocukluk arkadaşının, çocukluk öğretmeninin ne kadar anlamı olabilir? En bitmez ilişki gibi görünen, anne ve babanın ilişkisinin bile sonlandığına tanık olduktan sonra kime bir daha "seni hep seveceğim" diyebilir insan? Yaşam boyunca gelip geçmiş yüzlerce sima arasından hangisi benim gerçekten dostum oldu veya hangisinin gerçekten dostu olabildim? Neden 'normaller' gibi aidiyet hissedemiyorum hiç.
Gezip dolaştığım onca yerde beni biraz değişik ama kimseye zarar gelmeyen tipten biri olarak tanıdınız hep, tahminen. Fena vakit geçirmedik açıkçası, eğlenceliydi ve harcandığına değerdi o zaman. Ama hayat boyu kankanız, her gün uğruna 500 SMS hakkı tükettiğiniz sırdaşınız, 20 yıldır beraber oturduğunuz mahalle arkadaşınız, çocukken top oynayıp adam olunca iş ortağı olduğunuz hayat dostunuz, 11 sene okutup üniversiteye yolladığınız gözde öğrenciniz, ömrünüzü ona adayıp mürvetini gördüğünüz oğlunuz olabilmek için yanınızda bir süre daha kalamadığım, elimde olmayan sebeplerle sizi hep terk ettiğim için üzgünüm. Özellikle beni gerçekten tanıyacak kadar kendimi açtığım hiçkimse olmadığını farkettikten sonra.
Ben de biraz daha fazla aidiyet, ego tatmini, gelip geçici yaşantı ve mutluluk için Boğaziçi Üniversite'me başlayacağım. Tahminen ve umarım, en uzun süre kaldığım okul olacak bu. Kim bilir, belki en sonunda kendimi tamamen tanıtabildiğim ömür boyu dostlar edinebilirim. Veya edinemem. Aslında, ne farkeder ki.
Sonuçta gelip geçen bir sürü insan, mekan, zaman. Devamlı bir değişim hali. Hiçbir ilişkiyi, dostluğu, sevgiyi, sonucuna bakarak değerlendirmemeli insan. Kıstas o anki yaşananlardan başka birşey olmamalı. Bu yüzden ne senle olduğuma pişmanım, ne sensizliğe. Ne de hayatımdan gelip geçen onca yüze.
Zira yıldızlar bile ölüyor. Arkalarında hiçbir iz bırakmadan..
May 29 Hayat ve Anlamı Üzerine Yazılmış Bir Yazı Daha
Son zamanlarda çevremdeki bazı insanlardan (Oyungezer BTG’nin Mayıs sayısında Anubis Fremén’den de) sık sık şu düşünceyi işitir oldum; Evrende, hayatta, varoluşumuzda bir anlam yok. Evrende iyi veya kötü bir mükemmellik, bir üst akıl yok. Üstelik herkes ölecek ve bu yüzden herşey boş. Varoluşumuz anlamsız ise yaşadıklarımız boşuna, anlamlandırdığımız her şey ise birer hiç. Acılar, mutluluklar, dünyevi herşey aslında bizim onlara yüklediklerimizi hak etmeyecek kadar anlamsız.
Çok yeni bir düşünce olmadığı kesin olsa da, felsefi düşüncenin özgürleşmesi, bilimin ilerlemesi ve bilgiye ulaşmadaki kolaylık gibi farktörler yüzünden, din gibi ‘anlam’ açıklarımızı kapayan olgular bile artık bizi ‘kesmez’ oldu. Böyle olunca da bu tarz temelinde nihilizm olan pesimist düşünce ve felsefe yapısı son birkaç onyılda oldukça popülerleşti. Yine de görüyoruz ki, bu düşünceyi dile getirebilen insanlar doğal olarak yaşıyorlar, hayatlarına son vermemişler. Ya da büyük ihtimalle bu tarz düşünen bir takım insanlar intihar etmiştir çoktan, ama sonuçta diğer bir takım insan da yaşamına devam ediyor. Burada da yaman bir çelişki ortaya çıkıyor; madem hayat anlamsız, neden bir son vermiyor bunu düşünen insan hayatına? İnsan her şeyin anlamsız olduğunu bile bile neden, nasıl yaşar?
Belki yanılıyor olabileceği umudu olur içinde. Belki kesin bir sonuca varamamıştır, tereddüttedir. Belki kendisinin bile anlayamadığı, 3 milyar yıl önce, ilk bakteriler ortaya çıkarken mevcut olan genetik havuzda, bizim de sonuna kadar faydalandığımız o bilgi bankasına ta o zamanlar işlenmiş bir içgüdü yaşamaya devam etmek. Bu içgüdü kadar köklü ve eski ki, ne düşünürse düşünsün rahatça son veremiyor insan yaşamımına. En azından bol miktarda acı çekmesi lazım bunu yapabilmek için, hayatın ‘değmediğine’ emin olabilmek için. Sebep her ne olursa olsun, istediği kadar muğlak, bilinmez olsun, sonuç tek: Yaşıyoruz. Yaşıyoruz!
Üstelik organizma o kadar karmaşıklaştı ki, muhtemelen bilinen en karmaşık organizma olarak, insan olarak, türlü türlü bilgi ve veriyi algıladığımız, yorumladığımız ve kullanmak üzere depoladığımız, gizlerini, çalışma dinamiklerini henüz tam olarak çözemediğimiz bir beynimiz var. Var ve üstelik bize bilinç sağlıyor. Bilinç sahibi olmanın avantajları olduğu gibi dezavantajları da var. Zira soyut düşünürken bilgimiz artıyor ve bilmek sorumluluk almak demektir. ‘Bilen’ insanlar olarak, hangimiz yeri geldiğinde dağda, mutlu doğup mutlu ölen, hayatı pek düşünüp umursamadan, tadını çıkararak yaşayıp ölmüş bir çobana özenmemiştir ki?
‘Varolmak’ ise sorun, neden sıradan bir oksijen molekülü, masamın üzerindeki bardak, gökte parıldayıp hidrojenini tüketen bir yıldız, altında sevgililerin buluştuğu bir ağaç, sokakta uluorta grup sevişmekle herhangi bir ahlaki değer yargısı çelişmeyen mart kedisi olamıyorum ki? Neden bilinç sahibi olmakla lanetlendim? Ama sıyrılmalıyım özlemlerden, çünkü ben buyum, kabullenmeliyim. Bir yıldız değil, çok daha karmaşık organik moleküller toplamıyım. Ve moleküllerim öylesine bir düzen içinde ki, bana yaşamı ve bunun da ötesinde bilinci sağlamış. Evrenin bir parçası olan ben, evrenin anlamsızlığını, daha doğrusu ‘üst anlamsızlığını’, insandan öte bir anlam olmadığını bilir olmuşum. Ne kadar garip. Ne kadar da analiz, sentez edilesi, açıklanası aynı zamanda.
Ve itiraf ediyorum, bilmek benim için acı verici bir sorumluluk olduğu gibi, verdiği ayrıcalık hissi ve hazla büyük bir mutluluk kaynağı aynı zamanda. Bilmek, ‘varolma’nın en gelişmiş, en ileri versiyonu, sadece insana, biz ayrıcalıklı moleküller, atomlar, kuarklar topluluğuna özgü. Bundan şikayet edebilir miyiz? Hayatın üst anlamsızlığını bilmesek daha mı iyi olacaktı? Yoksa bilmek ‘varolma’nın en son hali olduğundan, acı çeksek bile, bilmenin verdiği acıyı çekmek bile varolmamaktan daha mı iyi? Cevabımı buldum! Kaçış yolumu, bu bilinmeyeni nasıl kapatabileceğimi, neye inanacağımı biliyorum:
Yaşamamız gerekiyor çünkü hayatta genelgeçer algılanılan biçimde bir ‘anlam’ arayışı burnu büyüklükten öteye gidebilen bir arayış değil. Evrende bir mükemmelliğin, bir yaratıcının, ölümden sonra yaşamın, sonsuza kadar yaşayan insan ruhunun, iyilik yaptığımızda bizi bekleyen bir cennetin, her şeyi bizim için düzene koymuş bir bilincin olup olmaması değil insan hayatını ‘anlamlı’ kılan. Anlamlı olan şey varolmak, evrende elimizdeki tek anlam ‘olmak’! Şüphe duyamayacağımız tek şey, su götürmez tek gerçek varolduğumuz gerçeği. ‘Anlam’ sadece varoluşun paralelinde geliyor, biz varolanlar, hatta varoluşun koca skalasında sadece bir bilinç sahibi olabilecek kadar ayrıcalıklı olanlar yaratıyor onu . İnsanın varoluşundan öte bir ‘üst anlam’a olan ihtiyaç, bilincimizin sonsuzluğuna duyduğumuz istem, asıl anlamsızlık burada! Evrenin parçası, üstelik bilince sahip olabilecek kadar şanslı ve ayrıcalıklı bir atomlar bütünü iken, neden sonsuza kadar şu an olduğumuz şekilde bir arada kalamayacağımız için acı çekiyoruz? ‘Mükemmel’ olmayan, olma gibi bir ihtiyacı da olmayan koca bir evrenin, içindeki yıldızların derinliklerinde sentezlenip, süpernova patlamalarıyla uzaya saçılan elementlerden oluşan, aslında evrenden bizzat bir parça olan varlık ve bilincimizin, sonsuza dek bu şekilde muhafaza edilemeyeceğini, değişmeyen tek şeyin değişim olduğunu kabullenip hayatın tadını çıkarmak, böylece ‘olabilecek’ en yüksek seviyede ‘olmak’ çok yerinde olurdu oysa.
Dolayısıyla evet, hayatımı anlamlı kılabilecek, ruhumu sonsuza dek yaşatacak, iyiliklerimi boşa çıkarmayacak bir üst bilinç ve anlamı kanıtlayamam kendime. Fakat gerçek anlamın aslında benim yarattıklarım olduğunu, bunlara sıkı sıkı sarılmam gerektiğini söyleyebilirim. Anlam, değer, sadece bilincin getirdiği olgulardır. Evrende arayamazsınız çünkü evren bilinçli organizma yokken de vardı.
Anlam sevgilinizin dizine başınızı yasladığınızda, kendinizden öte değer verdiğiniz tek varlığın yanıbaşında olduğunuzda hissettiğinizdir. O şahane gitar solosunun omuriliğinizdeki tüm sinirleri uyarıp, o muhteşem ürpertiyi, azımsanamayacak derecede mutluluk hormonuyla beraber vucüdünuza yaymasıdır. Sevdiğiniz oyun başında uykusuz geceler geçirmek, sevdiğiniz insanlarla hayatı paylaşmak, böyle felsefi yazılar yazıp hayatın anlamını sorgulamak, insiyatif sahibi olabilmektir anlam. Koca evrende varolan sonsuz atom topluluğu arasından; özgürlükten, dileyebilme ve dileğini gerçekleştirebilme yeteneğinden, o muhteşem pastadan, ufak da olsa bir dilim yiyebilecek kadar ayrıcalıklı olabileni olmaktır. Mutlu olabilmektir anlam.
Ama anlam aynı zamanda acı da çekmektir. Acıyı çekebilecek bilinçte olma ayrıcalığındadır. Anlam yaşamdaki sevginiz kadar acınızın ve nefretinizin de büyüklüğüdür. En az sevginiz kadar büyük olmalıdır nefretiniz ve nefretiniz de sevginiz kadar büyük, böylesi daha anlamlıdır. Her şey zıttıyla ‘vardır’. Ne kadar zıtlık barındırırsanız o kadar yüksek seviyede‘varolursunuz’, hayatı o kadar dorukta yaşarsınız. Acıyı da mutluluk seviyesinde kabullenebilmeli insan. Acı çekmek hayatın yaşamaya değmediği anlamına gelmez. Acı çekebildiğiniz için gurur duymalısınız. Anlam siz öldükten sonra isminizin nasıl hatırlanacağıdır aynı zamanda. Sizin ötenizdedir. Ama sonuçta bilinç oldukça anlam vardır. İnsanüstü bir anlama ise ihtiyaç yoktur.
Bunlar için yaşamaya, evren dinamikleri bize izin verdiği sürece atomlarımızı şu an içinde bulunduğu halde tutmaya değmez mi? Neden bizden, bizim bilincimizden öte bir anlam yok diye, varolmanın daha alt seviyelerine inip, sıradan, ölü, soğuk, bilinçsiz toprağa dönüşelim ki? Neden varolmanın bu denli üst seviyesinde sonsuza dek bulunamayacağımızı kabul edip kendimizle barışık olmuyoruz? Bu barışıklık ki bizi daha üst seviyelere çıkaracak, daha mutlu kılacak, sınırlı hayatımızı daha dolu yaşamamıza izin verecek.
Evrende, karşında senin onu iyisiyle kötüsüyle iliğine kadar sömürmeni bekleyen koca bir hayat duruyor olmasından daha anlamlı ne olabilir? April 03 KörsünüzDüşündüm de, ne kadar körsünüz.
Dün babası 'islami dava' dan müebbet hapis cezası almış, onu ziyarete giden 20li yaşlarda militan bir gençle, tesadüfen yolculuk sırasında tanıştım. 3 saatlik yolu giderken oldukça ilginç diyaloglarımız oldu. Ben onu dinledim, o beni dinledi. Aslında hiç bağdaşmayan fikirlerimizi oldukça zevk aldığım bir şekilde paylaştık. Çünkü asla tartışma-kavga sınırını aşmadık ve karşının düşüncelerini de oldukça merak ediyorduk.
Bana bilmediğim şeyler anlatmadı. Kısaca kendisini Allah'ın neferi olarak gören arkadaş, onun adı altında dünyayı ıslah etme amacından bahsetti. AKP, Saadet partisi vb dahil Türkiyedeki her siyasi görüşün kirlenmiş olduğunu ve hepsinin düşmanı olduğunu, şeriat kurallarının aslında ilerleme kuralları olduğunu, şeriatın içinde insanların zararına hiç birşey bulamayacağımı söyledi. Ben şeriat devletlerinden örnekler verince aslında oralarda gerçek şeriatın uygulanmadığını söyledi. Ben Kurandaki kurallar altında yaşamak istemediğimi, buna beni zorlamanın da islam dışı olduğunu anlatınca bunun aslında benim de iyiliğim için olduğunu söyledi.
Neyse, sorun şeriat yada x devlet düzeni değil. Beni düşünceler aldı bu konuşma üzerine. Hani lise psikoloji müfredatında da vardır. Bilgi bazen ani parlamalar ve farketmelerle gelir. Böyle bir durum yaşadım ve aslında hep bildiğim bir şeyi bildiğimi "fark ettim".
Ne kadar da körsünüz.
Hepinizin gelişmiş olsun yüzeysel olsun bir siyasal görüşü, ideal olana dair düşünceleri var. Bir kısmınız onları umursamıyor. İkiye ayrılıyorsunuz burada. Bazılarınız dünyanın fiziksel nimetleri için, para, güç, zevk, mutluluk için yaşıyor. Onlar için diğerlerinin nasıl yaşadığı veya öldüğü önemli değil. Bazılarınız umursuyor, kendisi için veya herkes için daha iyi bir dünya istiyor, her ne kadar hepinizin "iyi" si farklı da olsa. İsteyenlerden bazıları isteklerini gerçekleştirmek için fiiliyata da geçiyor. Eylemlerinde, pratikte başarılı olanlar dünyaya başarabildikleri ölçüde etkiyorlar. Değişimi yaratıyorlar.
Ne olursa olsun, en cahilinden en okumuşuna, hepinizin ideal olana dair bir görüşü mevcut. Özellikle daha iyi bir insan toplumu arzulayıp bu arzuda çabalayanlar, bu görüşler etrafında ellerinden geldiğince çalışıyorsunuz.
Hepiniz kendi görüşünden o kadar emin ki, diğer hiçbir görüşe yaşama şansı vermiyor kendi aklında bile. Hepinizde bir "diğeri benim gibi düşünmeli", "herkes benden olsun" teması hakim. Duyduğunu iddia edenleriniz bile karşı görüşlere en ufak saygı duymuyor. Şeriatçı arkadaşıma göre şeriat gelse herkes daha mutlu olacak. Oysa ben olmayacağımdan eminim. Komünistlerinize göre herkes eşit olmalı. Bana göre oldukça renksiz olurdu. Liberallerinize göre özgürlüğe olabildiğince yaklaşılmalı, kötü sonuçlarla karşılaşılsa bile. Ama özgürlüğün sonuçlarını bugün özgür insanlar petrolü daha ucuza kullansın diye Irakta yetim kalan çocuk ödüyor. Demokratım diyenleriniz demokrasi araç değil amaç olmalı diyorlar. Bence daha mutlu bir topluma gidilecekse otoriter rejim bile uygulanabilir, demokrasi sadece mutlu toplum için araçlardan bir tanesi olmalı. Muhafazakarlarlarınız toplumun giderek kötüye gittiği gibi paranoyak korkular besliyorlar.
Pratikte de bunun sonuçlarını yaşıyoruz. Bir takım kesim 'cahil millete demokrasi çok' deyip özgürlük kısıtlayıcı anayasalar yapıyor. Diğer kesimi şeriat gelmeli deyip domuzbağlarında insanlara işkence yapıyor. Başkaları devleti kendi adamlarıyla kadrolaştırıp yönetmenin vatanını en ileri götüreceğine inanıp buna göre hareket ediyor. Diğerleri insanları tamamen eşitlemek gibi idealist ütopyalar peşinde yıllarını harcıyor. Çok ufak bir kısım halkı ırkına göre ayırıp kendi devletini kurarsa daha mutlu olacağını iddia ediyor. Çok daha büyük bir kısım bu iddialar üzerine paranoyakça gidip yarayı daha da kaşıyor. Siyasi görüşleriniz mevcut, her görüşün içinde de zilyon tane fraksiyonunuz var. Herkes ayrılmış, kutuplaşmış, diğerini dışlamış. Saydıklarımın her biri kendince haklı, ve vatanına, milletine hayırlı bir iş yaptığına inanıyor. Bugün ülkemde ta kuruluşundan beri süregelen her siyasi kavga, kriz, darbenin temelinde bu zihniyet var. Vatan kurtardığını sanırken ona zarar veren, diğer görüşlerin doğru olamayacağına dogmatik bir biçimde inanmış zihniyet.
Oysa "herkes için mutluluk" bu kadar kolay harcanabilir bir kavram mı? X sistemi getirince böyle olacak mı gerçekten? Bunu gerçekten keşfedebilmiş insan zaten hayatın amacını çözmüştür. Hanginiz böyle olduğunuzu iddia edersiniz? Neden görüşlerinizde bu kadar eminsiniz? Bu hepinize zarar veriyor. Kutuplaşıyor ve savaşıyorsunuz. Oysa daha iyi, mutlu bir toplum için herşeyden önce "uyum" gerekiyor. Farklıydık, farklıyız ve farklı olacağız. Neden sizden farklıları kabullenmekte güçlük çekiyorsunuz? Neden farklılıkla barışmıyorsunuz.
Üstelik o kadar körsünüz ki, aslında tepenizdekilerin, o en anahtar kararları verenlerin, en güçlülerin, ister şeriat ister demokrasi olsun, fikirlerinizin önderlerinin ve siz koyunları güdenlerin, aslında başta bahsettiğim iki insan tipinden ilkine girdiğini kimse fark bile etmiyor. Başınızdakiler, putlaştırdıklarınız, sizi umursamıyor. Nasıl daha iyi bir dünyaya gideriz diye bir dertleri yok. Umursadıkları kendi çıkarları. İstekleri bireysel istekleri. Peşinde oldukları "dünyaya mutluluk getirmenin manevi hazzı" yerine kendi hazları. Güçlerini ve enerjilerini bunlara ve daha da güçlü olmaya harcıyorlar. Bugün hangi rejimle yönetilse yönetilsin her ülkede durum bu. Ülkeleri bırak, her ülkede en saf, temiz siyasi görüşün önderi bile böyle.
O kadar pişmanlık duyuyorum ki.
O şeriatçı çocuğu dört kadınla evlenebilme özgürlüğünün beni ve toplumu mutlu etmeyeceğine ikna edemedim. Porno izleyebilmenin, evlenmeden de seks yapabilmenin doğal mutluluklar olduğuna inandıramadım. Kadınların cinsel obje olarak görülme sorununun türban takmadan da çözülebileceğine ikna edemedim. O aklını kapamıştı. Kendi görüşünün mutlak iyi olduğuna inanıyordu.
Sizin, en komünistinizden en faşistinize, en demokratınızdan en otoriterinize, en islamcınızdan en dinsizine, en milliyetçinizden en millet kavramını aşmış olanınıza, en liberalinizden en muhafazakarınıza, o çocuktan hiç farkınız yok. Hepiniz en iyiyi sizin bildiğinize, en mutlu dünyayı sizin yaratacağınıza inanıyorsunuz içten içten.
Size vereceğim öğüt şu olacak, eğer "herkese mutluluk" getirmeyi amaçlayan bir ideolojiniz varsa, bu uğurda çalışmayın. O ideolojiyi kendiniz yaşayın, umarım mutluluğu bulursunuz. Ama bunu yaşamayı ben, biz, istemiyoruz. Ben sizden farklıyım. Hepimiz farklıyız.
Ve aranızda gerçekten herkes için daha iyi bir dünya arzulayan varsa, kendini öncelikle adayacağı şey insanların birbirleri arasındaki farklılıkları hoşgörmesini sağlamak olmalı. "Herkese mutluluk" ideolojilerinizi bir kenara koyun ve asıl değerinizi kaybetmeyin. Görüşleriniz aklınız ve sağduyunuzu bulandırmasın, onun önüne geçmesin. Çünkü şu an hepiniz böylesiniz.
Yine de ben şeriatçı arkadaşımla konuşabildim, fikirlerimi kavga etmeden paylaşabildim değil mi? Bu bile ülkemizde şu anki durumun iyiye götürülebileceğinin göstergesi.
Bir gün ben de o kapalı akıllarınıza dokunmak için elimden geleni yapacağım, istediğim değişimi yaratmaya, evrenime etkimeye çalışacağım. O güne kadar hepinize armağan ettiğim şarkı Dark Tranquillity'den Indifferent Suns olacak.
All along we keep staring at the sun
Closing our minds Saying we're the ones.. March 17 İdeal Düzen, Evrenin İşleyişi Ve Zıtlıklar Üzerine Bir Takım DenemeDüzen vs Kaos
Mutlak düzen ve mutlak anarşi diye birşey yoktur. Evren sayısız zıtlık ve bunların dengesinden oluşmuştur. Bu zıtlıklardan bir tanesi de düzen ve anarşidir. Bu zıtlıkların mutlagı evren dinamikleri içerisinde uygulanabilir degildir, bir 'limit' (matematiksel anlamda) vardır ve bu zıtlıkların uygulanabilir şekli bu limite yakınsar, ama değer asla o limit olamaz. Bir FRP oyununu ele alalım. Karakterimize lawful ile chaotic arasında -iki zıtlık arasında- bir değer atarız. Bu zıtlık skalasında karakterimizin dengesini buldugu yeri belirleriz. Eğer bir insanı oluşturan tüm zıtlıkları tahlil edebilseydik bir insan simüle edebilirdik. Eğer bir evreni oluşturan tüm zıtlıkları tahlil edebilseydik bir evren simüle ederdik. Simüle etmeye çalıştığımız şeyi oluşturan şeye dair ne kadar çok zıtlık analiz edebilirsek o kadar mükemmel bir simülasyona yakınsarız. FRP evreninde olsaydım kendime atayacagım alignment true neutral olurdu. Bana göre ideal olan zıtlıklar skalası arasında tam ortayı bulabilmek. Bunun da temeli şurdan geliyor: Her insan farklıdır. Farkı yaratan şey bizi oluşturan sonsuz zıtlık skalasının içerisinde dengemizi buldugumuz konumlardır, kendimize atadıgımız değerlerdir. Dolayısıyla kimse bir başkasına neyin ideal oldugunu dayatamaz, çünkü herkesin değer anlayışı farklıdır. Böyle bir evrende kim kime eşitliğin veya özgürlüğün, anarşinin veya düzenin veya herhangi bir zıtlıgı oluşturan kavramın ideal oldugunu söyleyebilir? Kim kime nasıl yaşayacağını dayatabilir? İşin kötüsü bir ortamda bir zıtlıgın bir yanı ağır bastıkça diğer yanını benimseyenlerin yaşamının zorlaşması. Dolayısıyla yapılabilecek en iyi şey zıtlıklar skalasında dengeyi saglamaya calısmaktır. Ancak bu sekilde denge korunur. Eşitligin agır bastıgı bir ortamda özgürlük için, özgürlügün agır bastıgı bir ortamda eşitlik için çalışılmalıdır ki her iki kavrama da yakın olan insanların şansı eşit olsun. Düzen-kaos da evrendeki bu zıtlıklardan en belirginlerinden biri degil midir? Büyük patlama sürecinde, başlangıcta varolan sadece enerji (kaos)zamanla kütleye (düzen) dönüştü, hala da kütleye dogru bir gidişat var. Kütle birbirini çektikçe gittikçe muazzam yapılar oluştu (kuark->proton->atom->element->bilesik->nebula->astroid->gezegen->yıldız->galaksi->galaksi sistemleri), ama bu gidişatta bile her zaman bir denge söz konusu oldu ki tersine bir gidişat da başladı. Gereginden fazla büyük yıldızlar birlesmis kütleyi patlayarak tekrar uzaya dagıttılar, hatta enerjiye dönüstürdüler ve sonuçta kütleyi tekrar enerjiye çeviren karadeliklere veya nötron yıldızlarına, kaos abidelerine dönüstüler. Zıtlıklar arasında korunması gereken bir denge hep var ve evren buna çalışıyor. İnsan ve toplum kontextinde düzen-kaos da buna uyarlanamaz mı? Evrenin kuralları ne kadar karmaşık da görünse aslında genelgeçerdir ve birbirlerinin arasında benzerlikler görülür. Kimin düzen kimin kaos, içinde yaşamak istedigine, neyin ideal olduguna kimse karar veremez. Bu yüzden ideal olan bunlar arasında dengeyi bulabilmektir. Aslında anlatmak istedigim çok basit ve klişe bir sözle özetlenebilir. Herşeyin fazlası zarar. -------------
Denge
Tabi denge derken şöyle; Tam bir hareketsizlik hali soyut/somut hangi kavramda var ki? %100 denge hiçbir şeyde mümkün degil. Sirkülasyon hep var. Önemli olan şu; Dengenin öyle bir yerinde konumunu alacaksın ki, ne zıt kavramların yeteri biçimde varolmalarına engel olacak, ne de zıtlıgın bir tarafının gereginden fazla güçlenip diğerini yok etmesine izin verecek. Zıt kavramlar savaştıkça insan hayatı anlamlı. Ama birinin üstün gelip diğerini yok etmesi bu anlamlılığı bozuyor. Aynı ejderhamızragında İstar'ın Kralrahip'i zamanında iyiliğin dünyaya hakim olması sonrası tanrıların dünyaya meteor fırlatması gibi, birileri dengeyi gözetmeli. Örnegin kapitalizm yaygınlaştıkça 'mutlak özgürlük'e yakınsamaya başladı dünya. Gelir dagılımındaki inanılmaz adaletsizlik, bir insanın sosyoekonomik gücünün tek başına bir ülkeden fazla olması, sömürünün her zamankinden daha fazla olması gibi sonuçlar getirdi. Şu anda en büyük korkum tek kutuplu bir dünya. Gücün gittikçe daha az kişide toplanması. İnsanaların kaderinin gittikçe daha az beyine baglı olması. Eşitsizlik. Ama soguk savaştan Sovyetler ve komünizm galip çıksa nasıl olacaktı? Eşitlige yakınsasaydık dünya olarak? Tamamen komünist bir dünya düşünebiliyor musunuz? Mülkiyet yok. Miras yok. Her çocuk eşit doguyor. Savaş yok. Fark yaratmak ne kadar zor olacaktı. Kim bilir hayatın ve aslında eşitsizligin bize sagladıgı bir çok rengi olmayacaktı bugün. Biz bugün internet kullanabiliyorsak bu bir şekilde bir kenyalının yiyecek pirinç bulamaması ile de saglanıyor. Birileri fazla doyacaksa birilerinin ac kalması gerekmez mi? Kim her insanın özde eşit dogduguna inanabilir? Kime mülk edinme diyebilirsin? Kimi memfaat, sömürü gibi insanın en basit hırslarından vazgeçmeye zorlayabilirsin? Kendisi için degil toplum için varolmaya çalışacak insan ne kadar mutlu olabilir? Savaşsız bir dünya anlamlı mıdır? Bir ütopyada yaşamak ne kadar mutsuz olurdu. İster özgürlük ütopyası olsun, ister eşitlik. İnsanlar bu kavramlar -ideal buldukları düzen- adına savaşıyor, bu da hayatlarını anlamlı kılıyor, ama kimsenin mutlak galip gelmemesi gerek, ve ideal olan bu aslında. İdeal olan içinde yaşadıgımız dünyadan pek uzak degil. Zıtlıklar savaşmalı. Ve evet, evren aslında bir şekilde yatagını buluyor. ---------------
Eşitlik vs Özgürlük
Bana göre eşitlik ve özgürlük zıt kavramlardır, esitlige dogru gidildiginde özgürlükten, özgürlüge dogru gidildiginde esitlikten ödün verilir. Kapitalizmin özgürlükle beraber kullanılamaması gibi bir şey yok, kapitalizm=kötü ataması yaptıgımızdan genelde beynimiz, ve özgürlük=iyi oldugundan böyle düsünüyoruz.
Burada şu ayrımı yapalım. Kapitalizm 'herkese özgürlük' vaadetmiyor. Kapitalizm köleligin ve sömürünün en yaygın olabilecegi yasam bicimlerinden biri. Ancak bir insanın erişebilecegi en yüksek güç, en büyük özgürlük kapitalizmle mümkün. İşte bu yüzden kapitalizmde insanın hayatında gercekleştirebilecegi şeyler kümesi komünizmdekinden daha büyük. Kapitalizmin getirdigi en büyük özgürlük baskalarının emeginden cıkar saglayabilme özgürlügüdür. Kapitalizm sayesinde bir takım %15lik zümre dünya zenginliginin yarısından fazlasını elinde bulunduruyor. Bu büyük bir eşitsizlik ama bir yandan da birçok imkanı beraberinde yaratıyor. Yanlış mı? Kime göre neye göre yanlış? Bunu bilemeyiz. Bildigimiz tek sey bu sistem icinde bu güce erişebilen insanların tesadüfen erismedigi. Ve örnegin parayla uzaya gidilebilen bu cagda eşitlik özlü sistem gecerli olsa böyle fırsatların dogamayacagı. Mülkiyet edinme yarışının, sınıf atlama çabasının, miras hukukunun, emek sömürebilme özgürlügünün olmadıgı bir toplumu renksiz buluyorum evet. Savaşın, her anlamda savaşın, insan hayatına anlam kattığını düşünüyorum. Sorgularız ya, hayatımız boyunca bir yarışın içindeyiz, oku çalış evlen cocuk yap emekli öl, aslında hic ihtiyacımız olmayan mülkler için hayatımızı adıyoruz deriz ya, aslında yaptıgımız ne kadar anlamsız deriz ya, bence anlam bu. Anlamın kendisi bizim yarattıgımız dünyevi değerler ve insan bu mücadelenin içinde kendini kaybettikçe, hayat ona daha anlamlı geliyor. Daha mutlu oluyor. Savaş da böyle birşey. Ve aslında evrimin özünde savaş var. Sevsek de sevmesek de bence bu böyle ve kabullenmek lazım. Ayrıca tek kutuplu dünya yok henüz. Tek kutuplu dünyanın olabilmesi için senaryonun Metal Gear Solid'dekinden çok daha karamsar olması lazım. Hatta bugünü analiz edersek Rusya/Çin'in büyümesiyle dünya güç tek kutupta toplanma degil dagılma egiliminde şu an. Her ülkeye istediği gibi etkiyebilen tek bir ülke/yönetim mevcut degil. -----------
Eşitlik vs Özgürlük; Vol 2
Özgürlüğü sadece sorumluluktan, vicdan olsun, ahlak olsun her türlü kavramdan ayrıştırılmış biçimde ele almazsanız özgürlük olmaz. Bu 'sınırlandırılmış' özgürlüktür. Bu yüzden degil midir ki "benim özgürlügümün bittigi yerde seninki başlar"? Sahip olabileceğin özgürlüğün sınırı yoktur, onu sınırlayan o ayrıştıramadıgın her türlü sorumluluk, ahlak, vicdan gibi kavramların sizde yarattığı "diğerlerinin özgürlük alanına girmeme" istemidir. Tabii ki bu gibi kavramlar sayesinde özgürlügü sınırlamanın 'kötü' oldugunu söylemiyorum. Mutlak özgürlük uygulanabilir olsaydı anarşizm de uygulanabilir olurdu. Ama en ilkel toplumda bile bir yapı vardır, anarşizmden söz etmek mümkün degildir. Ama üstteki önerme eşitliğin özgürlükle zıt oldugunu kanıtlar. İnsanlar eşitlendikçe bir kişinin sahip olabileceği potansiyel özgürlük azalır. Çünkü digerlerinin özgürlük alanını ihlal edemezsin. Olayın özü bireysel özgürlüğe yönelmiş kapitalzm gibi sistemlerde kişilerin özgürlük sınırlarının güçlerine (para dahil her türlü güç) göre şekillenebilir, ve diger bireylerin özgürlük alanını rahatlıkla ihlal edebilir olmasında yatar. Eşitlikte (dolayısı ile komünizm vb de) ise bu sınırları olabildiğince koruyacak devlet ve yönetim mekanizmaları mevcuttur. Özgürlük koca bir pastadır ve sen daha fazla yiyebiliyorsan bu bir takım diğerleri aç kaldığı içindir. Buraya kadar her ne kadar konunun özü nesnel olmaya yatkın degilse de, nesnel kalmaya çalıştım. Burdan sonrasını mantıki nedenlerle temellendirmem mümkün değil. Burdan sonrasını sadece hissi düşünce veya çeşitli düşüncelerden (niçe felsefesi veya sadece ejderhamızragının karizmatikligi gibi) etkilenim vb olarak alabilirsin. Zaten ben de bu konuda wiki degilim, pek kafa yormuş da değilim, sadece kişisel öngörülerim olacak bunlar. Biyoloji ve evrim hakkında az çok araştırmışsak savaşa ve hayatta kalmaya yönelik bir süreç oldugunu biliyoruzdur bunun. Beslenme haricinde öldüren tek hayvan insandır derler. Koca bir yalan. Örnegin fareler üzerinde yapılan deneylerde yaşam alanı giderek daraltılan veya ortamdaki besin miktarı giderek azalan farelerin birbirini öldürmeye başlamasının gözlendigi yazıyordu son Bilim Teknik sayılarından birinde. Hemen her tür için bu böyledir. İnsan için de durum pek farklı degildir aslında. Bizler ne için savaşırız? Toprak? Para? Petrol? Ganimet? Siyasi memfaatlerin içinde bile "daha fazlasını isteme" teması vardır. Rekabet, çatışma ve dolayısıyla savaşmak içimizdeki temel içgüdülerden önemli bir tanesidir. Bilgisayar oyunlarının %50sinin içinde bizzat savaş, %90'ının içinde rekabet temasının olmasını nasıl açıklayabilirsin? Bu şeyi, şiddet, savaş hissini bizzat yaşayamadıgımızda oyunlarla, filmlerle dejarş etmeye başladık kendimizi. Ama hadi itiraf edelim? Hepimiz az çok hoşlanmıyor muyuz şiddet içerikli şeylerden? Ben sadece bunun "utanılacak" bir şey oldugunu düşünmüyorum o kadar. Savaş ve rekabet nedir biliyor musunuz? Evrimin aracıdır. Savaş ve rekabet bireyin özgürlük isteminin dışavurumudur. Özgürlük kümeni diğerlerinin kümesini işgal ederek genişletme istemidir, başka türlü yapamazsın bunu. Bu kümenin bir elemanı da neslini devam ettirebilme özgürlügüdür. İşte bu yüzden hep güçlü olan ayakta kalmıştır. Evrim budur. Komünizm gibi diğer eşitlikçi sistemler, sistemin herkesin özgürlük alanını eşite yakınsatarak onu koruyacağını vaadiyor. Bu sayede kaynaklar insanlara eşit olarak dagıtılacak, insanlar eşit olarak efor sarfedecek, ömürlerini böyle geçirecekler. Diğerinin özgürlük kümesi hep korunduğundan sen onu işgal edemeyeceksin, dolayısıyla savaş da olmayacak. Kapitalizm ve diğer özgürlükçü sistemler ise tersine her alanda savaş, rekabet ve mücadele sistemleridirler. Özgürlük homojen dağılmaz, bazı bireyler çok fazla, bazıları çok az özgürdür. Ne kapitalizm, ne komünizm, ne özgürlük, ne eşitlik, siyah veya beyaz, iyi veya kötü kavramlardır. Bunların hepsi gridir. Hepsinin kendine göre avantajları ve dezavantajları, ahlaki açıdan iyi ve kötü yanları iç içe geçmiştir. -Kapitalizmde gelir (ve dolayısıyla güç) dagılımı abartılı bir şekilde dengesizdir. Bu sistemi ahlaki çıkmazlara sokar çünkü bazıları özgürlügün tadını cıkarırken bazıları köle olarak çalışır. Komünizmde ise dengelidir. Bu sefer de "fark yaratmak" zor olacaktır. Ama ya ben abartılı derecede güçlü, "farklı" olmak istiyorsam? -Kapitalizmde evrim (dolayısıyla ilerleme-her anlamda, teknolojik, sosyal vb..) hızlıdır, çünkü devamlı savaş, rekabet ve güçlü olanın ayakta kalması söz konusudur. Komünizmde evrim yavaştır çünkü insanlar diğerlerinin özgürlük alanını çiğneyemez, rekabet ortamı yoktur. Bu durumda evrilmek iyi midir kötü müdür? -Kapitalizmde çok az kişi çok fazla kişinin kaderini belirler, komünizmde herkesin toplumun kaderini belirlemede eşit hakkı vardır. Ama ya ben benim daha fazla hakkım olması gerektiğini iddia ediyorsam? Buraya kadar grileri anlattım, sadece açıklama yaptım, herhangi bir taraf seçmedim. Gelelim benim saptamalarıma 'iyi'lerime, 'kötü'lerime, ve nasıl olması gerektigine. - Kapitalizmdeki savaşçı, vahşi ruh tehlikelidir. Çok az kişi çok fazla kişiye acı çektirebilir. Çok fazla güç tek elde toplanabilir. Sakattır, ırkımızın devamlılıgını bile tehlikeye atabilir. Ahlaki açıdan yanlıştır. Öte yandan komünizmde eşitlik gereginden fazla uygulanırsa insanın çok temel özgürlükleri (mülk edinme gibi) sınırlanacaktır. Savaşın ve rekabetin olmadıgı bir yaşamda anlam da olmayacaktır (bkz İsveçli cocuklar). Ben anlamı öbür dünya tarzı yerlerde aramaktansa bu dünyada aramayı tercih ederim. Acısı, mutlulugu, her türlü tecrübesiyle hayat anlamdır ve savaş da bu anlamlardan biridir. - Gücün tek elde toplanması kadar herkese eşit dagıtılması da gereksizdir. Bu yüzden bence ideal olan Hem özgürlükçü hem eşitlikçi toplumların bulunabildigi, nasıl yaşamak isterse istesin, hırslı olsun, hümanist olsun, militarist olsun, barışçı olsun, iyi olsun, kötü olsun her insanın hayatını anlamlandıracak bir yer bulunabilen, her telden toplumu içeren ve aradaki dengelerin saglanmış oldugu dünyadır. Savaş, çatışma ve rekabet de elbette bu dünyanın içerisinde kendi yerlerini bulacaktır elbet. Pratikte böyle bir 'denge' toplumunun nasıl olması gerektigi üzerine biraz düşündüm. Bugünün toplumları kapitalizme daha yaklaşmış oldugundan dengeyi eşitlik yönünde bozmak gerekiyor. Ama asla mülkiyet yasaklansın, herkes eşit olsun vb demiyorum. Bir iki örnek vereyim. İnsanların erisebilecegi güce bir alt limit ve üst limit getirilmeli. Alt limit kavramı zaten asgari ücret, çalışan hakları, işsizlik maaşı vb kavramlarla hayatımıza az çok girmeye basladı. Üst limitse zamanla gelişecek, bir insanın milyarlarca dolara sahip olmasının gerekmedigi anlaşıldıgında uygulanabilecek bir kavram. Ayrıca miras hukuku sınırlandırılmalı. Atadan varise geçecek kaynak miktarına bir sınır konmalı ki fırsat eşitligi saglansın, hayata herkes biraz daha eşit baslasın. Tabi çok daha fazlası gerekiyor "dengenin sağlanması" adına. Fazla uzattığım için bu kadarla bırakıyorum şimdilik.
February 09 Neden Farklıyız?
Diğer insanlardan bizi ne ayırır?.. Bu konu üzerine çok düşündüm, ama pek bilgi edindiğim, okudugum söylenemez. Nietzsche dışında okudugum bir filozof yok, burada sadece kendi buldugum (ve muhtemelen benden önce düşünülmüş de olan (ki Nietzsche okurken de insanlar genellikle 'şerefsizim benim aklıma gelmişti!' gibisinden hissediyor )) düsüncelerimi, vardıgım sonuçları aktaracagım. Bu soruyu cevaplandırmak çok basit degil. Birçok diger sorudan ve onların cevabından yola çıkmak gerekiyor, dolayısıyla biraz uzun (daha dogrusu sayfalar sürmesi gereken bir konunun özeti) olacak yazdıklarım, umarım sıkmam kimseyi :). Şimdiye kadar dünya üzerinden geçmiş milyarlarca insanın arasında 2 tanesi bile aynı değilse eğer bizi ayıran milyarlarca faktör olmalı. Peki bu faktörleri kapsayan tek bir üst küme var mı? Bu kümenin bir adı var mı? Bence bunun adı 'evrenimiz' kümesidir. Evet, insanı insandan ayıran şey 'evren'dir. Ama sizin aklınızdaki evren imgesi degil, benim aklımdaki. Evren bir oyuncaktır. Yaptıgınız etkiye göre size tepki gösteren bir oyuncak. Evrenin kaç boyutlu oldugu belli degilse bile henüz, bana göre kaça ayrıldıgı belli en azından :). Ben ikiye ayırıyorum evreni, etkiyebildiğimiz ve etkiyemediğimiz evren. Etkiyebildiğimiz evren 'elimizde olan şeyler' kümesini içerirken, etkiyemediğimiz evren elimizde olmayan, şans adını verdiğimiz sonsuz faktörün (nerede, nasıl dünyaya geldik, ırkımız, genetik yapımız bunlardan bazıları) birleşim kümesidir. Bizi diğer insanlardan ayıran, etkiyebildiğimiz evrene etkime biçimimizdir. Yani 'tercihlerimiz'.. Zaman uzay içerisindeki 'değişim' dir. Eğer evrendeki herşey (yani uzay) sabit olsaydı zaman diye bir kavram da olmazdı. 1 dakikalık bir zaman dilimini ele alalım. Şu an bulundugun evin dışarısı, soguk bir ortam. Sıcak olan evine 1 dakikalık mesafedesin. Bu zamanı bir şerit olarak ele alırsak, 'sen'in, yani bedenen ve zihnen şu an bulunduğun yerin 1 dakika sonra bulunacağın yer ile arasındaki fark, yani 'değişim', yani aslında 'zaman' oluşurken şerit üzerinde evrenin etkiyebildiğin ve etkiyemediğin bölümlerinden geçeceksin. Örneğin o an için bir şekilde hareket edip eve dogru yürümek senin tercihin (etkinebilen evrene etkime şeklin)iken, o an o tercihe seni zorlayabilecek soguk hava (etkinemeyen evren) elinde olmayan, tercih edemeyeceğin şeyler kümesindedir. Yani etkinemeyen evren de senin tercihlerine (etkinebilen evrene nasıl etkiyecegine) etki eder. Şimdi bu bir dakikalık dilimi 70 yıllık bir yaşam döngüsüne uyarlayın. İşte bu yüzden nasıl bir insan olacagımıza, yani nasıl tercih yapacagımıza sonsuz faktör etki ediyor, ve sonsuz tane olası insan var, bu yüzden 2 kişi asla aynı olamayacak. Yani insanları ayıran şey tercihlerimiz, ve o tercihlere etki eden ama bizim ona etkiyemediğimiz bir kısmı vardır evrenin. Biraz karışık oldu, kendimi tam ifade edemedim, laf salatasına döndü sanırım. Ama üzerinde biraz düşünüldügünde anlaması zor olmasa gerek. Şimdi etkinebilen ve etkinemeyen evrenin başlıca ögelerine değinmek istiyorum. Öncelikle Evren bir bütündür, etkinebilen ve etkinemeyen diye ikiye ayrılır ama bunların sınırları belli degildir. Yani bazı insanlar daha fazla şeye etkiyebilir, bazıları daha az şeye. İşte çok önemli bir kavram olan 'güç' ün tanımı burada yatar. Güç, evrene etkiyebilme kapasitesidir. Etkiyebildiğiniz evren kümesini ne kadar genişletir, etkiyemediğiniz evreni ne kadar küçültürseniz o kadar güçlüsünüz. Yani güçlü olmak 'elinde olan şeyler' kümesini genişletmektir. Birey için de, toplum için de, millet için de, ırk için de güç budur. Birey'den daha büyük insan topluluklarının gücü aslında o toplulukların içinde bulunan bireylerin güçlerinin toplamıdır. Gücü ben böyle tanımlıyorum. [b]Etkinemeyen evrenin[/b]ana ögelerini betimleyip tanımlamak kolaydır. En önemlisi geçmiş zamanki etkinemeyen evrendir, geçmişteki 'değişim', 'devinim'.. Şimdiki gücüyle insan etkiyemez geçmişe. Bu yüzden zaman yolculuğu hakkında yığınla paradox üretebilirsiniz. Birçok insani özelligimizi ve davranış şeklimizi belirleyen genetik yapımız, ırsi olan herşey yanında, bize koyulan ad, daha önceki tercihlerimiz, başımıza gelen olaylar, anne babamız, bunların hepsi geçmiş zaman kümesi içindedir. İkincisi şimdiki zamanki etkinemeyen evrendir, şimdiki zamandaki gücümüz geçmiş tercihlerimizle şekillenmiştir, etkiyebileceğimiz evren sınırları aslında belli ve somuttur, ama biz farkında olmayız genellikle. Şu an etrafımızdaki, bizim elimizde olmayan ama tercihlerimize etki eden tüm evren koşulları bu küme içerisindedir. 'Şimdiki zaman'ı anlık değil de biraz geniş algılarsak, toplumun bugünkü yapısı, havanın durumu, ülkenizdeki fakirlik, insanların sizden beklentileri, şu anki yaşam standartınız, çalıştığınız iş. Bunların hepsi şu an etkiyemeyeceğiniz, geçmişte sizin ve diğer insanların tercihlerine göre şekillenmiş evren koşullarıdır. Sonuncusu ve en muğlağı gelecek zamanki etkinemeyen evrendir. Kendinden önce yapılmış olan tercihlere göre şekillenir. Sınırları asla belli değildir çünkü o anki gücünüzü şu anki tercihleriniz belirleyecektir. [b]Etkinebilen evren[/b] ise tamamen şimdiki zamanla alakalıdır, 3e ayırmaya gerek yoktur. Etkinebilen evreninizin sınırı gücünüzün şu anki sınırıdır. Geçmişinle belirlenmiştir. Eğer parmak ucunuzda bir nükleer füzenin düğmesi duruyorsa evrenin göreceli olarak büyük bir kısmına etkiyebilirsin demektir. Etkiyebilecegimiz evrenin sınırının genişliğini asla bilemeyiz, sadece tahmin edebiliriz. Dolayısıyla bir şey için 'ben yapamam' deyip vazgeçmek anlamsızdır. Asla bilemezsin. Bir de 'Birikim' vardır. Evrene etkimiş ve etkiyen insanın ondan aldığı tepkilerin sonuçlarını anlamlandırmasıdır birikim. Tüm ahlak ve değer yargılarımızı kapsar. Sizin için neyin anlamlı olup olmadını, neyin iyi, neyin kötü olduğunu belirler. Birikiminin kendisi iyi mi yoksa kötü mü olduğundur. Birikim sıcak metale dokunan bebeğin vardığı sonuçtur. Terkedilen insanın hayattan çıkardığı derstir. Asıl soruya gelelim. Bizi bizden ayıran ne idi? Tercihlerimiz, evrene etkime şeklimizdir. Tercihlerimiz şimdiki ve geçmiş zamanın etkiyemediğimiz evreninin bize tepkisiyle ve şu anki gücümüzün ölçüsüyle belirlenir. Bu tepkiler bizim 'birikim' imizdir. 'Güç' sana tercih etme imkanı sunar, seçenekler verir. 'Birikim' hangi seçeneği seçeceğini belirler.Sonsuz güç / birikim kombinasyonu olduğu için sonsuz insan çeşidi vardır. Sen bunlardan yanlızca birisin. Birikim'in nedir? Hayattan ne istiyorsun? Mutluluk mu, bilinç mi? Ne hissetmeyi seversin? Sevgi mi, sevilmek mi? Yoksa acı mı? Mazoşist misin, egoist mi? Neye önem verirsin, 'kendi iyi'ne mi? 'Toplumun iyisi'ne mi? İnsanların hakkında ne düşündüğü senin için önemli mi? Piercing takıp farklı hissetmek mi istiyorsun? Yoksa piercing takıp 'piercing takanlar kümesi'ne girip, aidiyet duygunu tatmin etmek mi? 'Bilinmeyen'den rahatsızlık duyuyorsun. 'Bilinmeyen'i asla bilemeyeceğin gerçeğiyle yüzleşmek, onunla yaşamak, hep bilemeyeceğin şeyler olacağını kabullenebiliyor musun? Bilinçli misin? Yoksa asla bilemeyeceklerini inançlarıyla kapatanlardan mı? İnanmak istediği şeyleri pek sorgulamayıp rahatlıkla inananlardan mı? Mutlu musun? Ölümden deli gibi korkuyorsun, içgüdülerin, elinde olmadan sana yerleştirilmiş 'birikim'in öyle emrediyor. Bir gün ölüp toprak olabileceğin, bir hiç olabileceğin gerçeğiyle yaşayabilir misin? Bilinçli misin? Yoksa öldükten sonra hayat olduğuna mı inandırdın kendini. Mutlu musun? Bu olguların hepsini nasıl da adlandırmışız... Ateist misin? Teist misin? Agnostik misin? Benim için her şeyden çok 'güçlü olmak' önemli. Senin 'birikim'in nedir? Tercih senin. Bu yüzden farklısın..
January 24 Evren ve Olumlu Düşünce ÜzerineBence evren bir bütün ve bizim için ikiye ayrılır. Etki edebildiğimiz ve etki edemediğimiz evren. Etkiyebildiğimiz evren elimizde olan şeyler kümesini oluştururken etkiyemediğimiz evren 'şans faktörü' diye de tabir edilen elimizde olmayan şeyler kümesidir.
Sorun şu ki şimdiki algımızla neye etkiyip neye etkiyemeyeceğimizi bilemiyoruz net olarak. Yaptıklarımız tahmin ve varsayımdan öteye geçemiyor. Bu açıdan 'herşey elimizde' yerine, 'elimizde neyin olup olamayacağını bilemeyiz, bununla barışık olmalıyız, bu yüzden yapmak istediğimiz şeyi denemeye devam etmeliyiz' şeklinde bir olumlu düşünce tipini savunuyorum ben. Umut ve beklenti insanı zincirler ve sınırlandırır bazen. Bazen kör eder. Umut ve beklenti aynı zamanda hayal kırıklığına uğramanın da nedenidir. 'Umut sadece işkencenin süresini uzatır' der Nietzsche, gayet haklıdır. Öte yandan ümitsizlik ve beklentisizlik te (özellikle insanın kendine duyduğu cinsten ümitsizlik ve beklentisizlik) bir şeyleri başarmanın önüne sağlam bir set çeker. İnsanın başarma isteğini yok eder. Bana göre uygun yol "Umut, gerçeği reddetmektir" diyen, ama beklentisiz olduğu halde denemekten vazgeçmeyen Raistlin'in yoludur. Benim hayatımın amacı olabildiğince çok şeye kendi açımdan etkiyip, evren kümesinin etkiyemediğim elemanlarını olabildiğince azaltmak (güçlü olmak da denilebilir buna), ve bana göre ne çok olumlu, ne çok olumsuz düşünmeli insan. Gerçeğe ve başarıya yaklaşmanın, ve hayatta olabildiğince az hayal kırıklığı yaşamanın en emin yolu budur. Herşey elimde değil ve bunu kabul etmeliyim, ama elimde neyin olduğunu bilemeyeceğimden denemekten vazgeçmemeliyim. January 13 Müzik Yemek Yemektir.
Ne alaka diyeceksiniz, açıklayayım. İkisinde de bir bütün vardır. Bu bütünü önce parçalara ayırır, sonra analiz edersiniz. Sonra da belli dinamiklere ve ölçülere göre bu parçaların uyumundan zevk alırsınız. Budur. Ayrıca en iyi yemeği bile o dönem fazla yerseniz bayar. Müzik de aynı etkiyi yapar, zevk almamaya başlarsınız aynı şeyi üstüste dinlerseniz. Ama 2 yıldır dinlemediginiz bir parcayı tekrar dinlediginizde çok zevklidir. Yine de bir yemeği analiz etmek (tatmak) ne kadar kolaysa bir müziği analiz etmek (dinlemek-ama gerçek anlamda, anlayarak, çözümleyerek, hissederek dinlemek) o kadar zordur. Bu yüzden müzikten haz duymak bir birikim meselesidir, ona ayırdığınız zamanla doğru orantılıdır onun size verecekleri. Bir de kalite olayı var. Her tarzın sanatçının duyguyu istediği gibi ifade edebilmesi konusunda bir sınırı vardır. Popüler müzik Metal (burda arabeskinden tut, rap'ine, teknosuna, rock'una kadar unkapanı ve dolaylarından çıkma her türlü müzik ile, daha global olarak Grammylerde, MTVlerde, bilimum medya organında sizlere empoze edilen müzik kastedilmiştir) evde sürekli yediğimiz yemeklerdir, devamlı duyarsınız bir yerlerde, basittir, bazen ortalama derece haz verebilir ama bir şeyler sınırlıdır onda. Rap ve arabesk çok benzerdir aslında, sözlere dayalı olduğundan en sınırlı müziklerdendirler. Sözlerden hoşlanıyorsanız şiir okumanız daha mantıklı sonuçta. Pop direk bir tarz olmasa da (örneğin popüler metal parçası=pop müziktir aslında), aklımızdaki pop imgesini (yerel anlamda Hande Yener, Serdar Ortaç, Fatih Ürek, global anlamda Madonna, Kylie Minogue (böyle mi yazılıyordu?) ve binlerce benzeri) oluşturan müzik de genelde sözlere dayalıdır, olmadığı zamanlarda ise gayet sınırlıdır. Yerel müzikler (türk sanat müziğinden tutun da afrika ritmlerine kadar) daha özgürdür sanatçının duyguyu ifadesinde. Jazz, Blues, klasik rock gibi müzikler daha çok rahatlama amaclıdır. Bence daha az tutku ve duygu içerir. Daha çok birşeyler düşünürken arkada çalması-dinlenilmesi gereken müziklerdir, analiz edilip haz alınası şeyler değil. Rock, metalin hafifletilmiş hali de olsa özgürlükte ona yakınlaşabilmiş bir türdür. Özgürlük açısından en iyi türlere en yakın tür ise teknodur. Tekno-trans'daki duygu yoğunluğu hakikaten yaklaşabiliyor metal dinleyendekine. En özgür iki tarz ise klasik müzik ve metal müziktir. Bir insanın sanatçının yansıttığı duyguyu hissetmesine uygun iki tür, onlarca keman ve diğer klasik enstrümanların harmonisi ile, davul, bas, ve diğer bazı enstrümanlar eşliğindeki elektro gitar sesinin inanılmaz özgürlüğünde yatar. Matematikselliğe en yakın, planlamaya, kompoze edilmeye en yatkın ses topluluklarıdır bunlar. Bu müzikleri gerçekten dinleyebilme birikimine ulaşmış herkes, inanılmaz duygular yaşama potansiyeline sahiptir. O hazzı en çok bu şanslı grup yakalar. Ben kişisel olarak metal'i tercih ediyorum. Ama bir gün zamanımı klasik müziğe de ayırmayı planlıyorum. Yukarıdaki listede Popüler müzikten Metale doğru gidildiğinde müziğin potansiyeli her gün yediğin sıradan yemekten bir ziyafete doğru ilerler. Ancak bu pop kötü, metal iyi anlamına gelmez. Elbet her müzikte gerçekten o duygu yoğunluğunu size yaşatabilecek örnekler mevcuttur, ancak listede aşağı doğru inildiğinde bu potansiyel yüksek bir ivmeyle artar. Kısaca kötü müzik ev yemeğiyken iyi müzik şarap gibidir. Önce tatmanız gerekir. Tadına alıştıktan sonra sürekli zaman geçirmeye başlarsınız. İlişkiniz ilerler, zamanla şaraptan anlayan biri olursunuz. İşte bundan sonra tattığınız her yeni şarap sizi yeni dünyalara taşır, değişik duygular tattırır. Hüzünlendirir, sevindirir, güçlendirir, zayıflatır, öfkelendirir, nefret ettirir, sevdirir, aşık oldurur. O an için o duyguyu sonuna kadar alabiliyorsanız müzikten, o zaman müzik dinliyorsunuzdur gerçekten. Cebinizde gezdirdiğiniz bir duygu enjektörüdür artık mp3 player, ne zaman hangi duyguyu hissetmek isterseniz emrinize amadedir. İşte müziğin size verebileceği budur.
January 02 FTFP, volume 1.1Farklılıklar
- İnsanların nasıl eşit olamayacağını kavramak için Komünizm'i araştırın, öğrenin.
- İnsanların nasıl eşit yaratılamayacağını kavramak için İslam'ı araştırın, öğrenin.
- Bu öğretilere saygı duymayabilirsiniz, ama uygulanabilirliği olsaydı dünyanın süper bir yer olabileceği bu iki öğretiye kendini adayanlara saygı duyun. İçten müslümanlar ve komünistler, delikanlı adamlardır onlar.
- Farklılıkların ve benzerliklerin daha yaşanılır bir dünya adına nasıl kullanabileceğini kavramak için Demokrasi'yi araştırın, öğrenin. Kastım çoğunlukların azınlıklara dikte etmesi değil ama.
- Yaşanılır bir dünya dengeler üzerine kurulmalıdır. Hiçbir ideolojinin saf hali çözüm değildir, çözüm ideolojilerin savaşında ve dengesindedir. Dengeleri sağlayan bir insan olmak sizi daha yaşanılabilir bir dünya adına işlevli kılar.
- Ne savunursanız savunun, ağzınızdan köpükler saçarak savunmayın.
More Random Tips
- Bir gün yolunuz Fas'a düşerse nezarethanelerden ve hapishanelerden uzak durun. Marakeş ve Casablanca'yı kesin görün. Pizza Hut tarzı bildik yerlerde giderin beslenme olayını. Araba kiralayın, trene binmeyin. Şehir içinde taksi kullanın ulaşım için. Herkesle pazarlık yapın bir de.
- En ahmak insana bile ufak bir saygınız olsun, her insanda edinilecek bir tecrübe vardır.
- Günün Tip'ini ise sağolsun Cem verdi bana;
Bu şekilde konuşabilecek kadar winner olmak olmalı amaç.
Şimdilik hoşçakalın.
Free Tips From Pyros (FTFP), volume 1Gönülsel Meseleler
- Aşk varmış. Hiç boşuna inkar etmeyin. Aşık olmak isteyene vuran bir şey aşk. İnanıp inanmamanız birşey değiştirmiyor.
- Öyle özel birine aşık olmuyorsunuz açıkçası. Ruh eşi falan kolpa. Çevrenizde kim varsa ona aşık oluyorsunuz.
- Her aşk ölür. Hazırlıklı olun. Ölene kadar aşık olanlar sadece aşklarından önce ölürler. Paranoyak olun demiyorum ama öldüğü zaman aşk, kabullenişiniz kolay olsun. Ölenle ölünmez. Kalan sağlar bizimdir.
- Bir aşkın ömrü, uzay-zaman ve iki tarafın beğenilerinin ne kadar çakışık olduğuna bağlıdır. Başlarda farketmezsiniz bile sevmediğiniz özelliklerini. Ne kadar gözünüze çarparsa o kadar zayıflar aşkınız. Zamanla bu özellikler batmaya başlar. Bazen onun beğenmediğiniz özelliklerinin çok kısa zamanlarda farkına varırken farklı koşullar altında hayatınız boyunca farkına varmayabilirsiniz de.
- Aşkın ömrünü uzatmak için eşinizin beğenilerinde (karakter de diyebiliriz) oynama yapmaya çalışmayın, çoook büyük hata yaparsınız. Oynayabileceğiniz şeyler koşullardır. Sizde sevilmeyen yönleri daha yavaş fark etmesini, sevilen yönlerin de daha öne çıkmasını sağlayacak koşullar yaratın.
- Duygusallığınızı inkar etmeyin, onunla barışık olun. Hele metal dinliyorsanız kesinlikle duygusal bir insansınız. Gerçekten. Duygusal değilseniz siyasete atılın, başarırsınız. Hiç metal dinleyen siyasetçi görmemiş olmanız da önermemi kanıtlamış olur. Evet.
- Kadınların çoğu zayıftır. Sahiplenilmek ister. Kıskanılmak ister. Tercih yapma hakkını sizin kullanmanızı ister, bu ona ağır gelir. Maçoları severler. Ufak yalanlar, iltifatlar, küçük mutluluklar onları elde etmek için gereklidir. Ve de kaybetmemek için.
Ben az sayıda olanların peşindeyim. Benim kadınım sahiplenmemde değil sahiplenmememde bulmalı sevgimi. Kıskançlığımda değil %100 güvenimde aramalı. Ben onun için tercih yapmak istemiyorum, ama tercihlerinin sonuna kadar arkasında durmak istiyorum. Yalan ve iltifatlar olmayacak onu mutlu eden, hatalarını da çekinmeden söyleyeceğim bir dürüstlük olacak. Benim kadınım zayıf olmamalı.
Böyle biriyseniz gelin, sizinle bir şansımız var! Duyurulur yani buradan. 19 M Mersin bu arada.
Felsefik Zımbırtılar
- ''Bu dahil bütün genellemeler yanlıştır.'' der Niçe. Bu sözün saçma bir paradox olduğunu düşünüyorsanız bir daha düşünün. Sizin gittiğiniz çıkarım yolu;
Bu genelleme yanlıştır --> Bütün genellemeler doğrudur --> O zaman bu genelleme yanlış olamaz. --> Paradox!
iken Niçe'nin gitmenizi istediği yol;
Bu genelleme yanlıştır --> Bütün genellemeler yanlış değildir. --> Bazı genellemeler doğrudur.
Yani eleman demek istemiş ki, bütün genellemelerinizin istisnai durumlar içerdiğini unutmayın. Herşeyin istisnası vardır. Evrensel bir genelleme yoktur.
(Burda; ''Ulan tüm genellemeler yanlışsa bu da yanlıştır, bazı evrensel genellemeler de olabilir'' diye düşündüyseniz bu paragraf size yararlı olmuştur)
- ''Düşünüyorum öyleyse varım.'' der Descartes. Bu sözün saçma bir paradox olduğunu düşünüyorsanız haklısınız. Düşünmüyorsanız ben haksızım.
- İyi bir dava her savaşı kutsallaştırır diyorsanız Niçe diyor ki; ''İyi bir savaş, her davayı kutsallaştırır''. Savaşın arkadaşlar. İstediklerinizi gerçekleştirin. İyi olun, kötü olun ama yarım olmayın. Kötü bir amaç uğruna savaşıyorsanız amacınızı 'iyi' yapacak gücü elde edene kadar savaşın. Evren entropiktir. Minimum energy + maximum disorder. Savaş yoksa yaşamanın anlamı yok. Evet konunun sonunu bağlayamadım ama entropiyle savaşın bir alakası var kesinlikle.
- Niçe diyor ki (yine mi ak demeyin bu son Niçe); ''Gücünüzü aşacak kadar erdemli olmayın. Gücünüzü aşacak hayaller peşinde koşmayın''. Halt etmiş. Koşun efendim. Güç kişiden kişiye değişen sabit bir değerle ölçülmez. Dönem dönem artar, dönem dönem azalır. Gücünüzün potansiyeli beyninizin kullandığınız bölümü / kullanmadığınız bölümüdür. Var yani. Hem de çok. Gücünüzü aşan çok az şey var evrende, gerçekleştiremeyeceğiniz. Ya da yok. Bilemeyiz. Agnostikim ben.
- Niçe'den etkilenin ama Niçe olmayın. Frengiden ölen bir loser olduğunu unutmayın adamın. Olacaksanız Hitler, Atatürk, Ajdar falan olun. Niçe de neymiş.
- İsteminiz o kadar güçlü olsun ki, eşinizin, ailenizin, arkadaşlarınızın, vatanınızın, toplumun, insanlığın, tanrının istemlerinin önüne geçsin. İsteminiz diğerlerininkiyle çakıştığı sürece diğerlerinin istediklerini yapın. Ama kendi istediklerinize öncelik verin. İstemediğiniz şeyi yapmayın. Tanrı istiyor diye değil, siz istediğiniz için vicdanlı olun. Karınız istiyor diye değil, siz istediğiniz için aldatmayın onu. Aldatmak istiyorsanız aldatın ama. Yeter ki istediğinizi yapın.
- Yaşamla barışık, ona bağlı olmak her zaman ötedünya ve ilahi adalet isteminden iyidir. Adaletsizliklerle barışık olun. Dünya böyle. Kimse kötülükleri için hiçbir zaman cezalandırılmayacak. Bunun yerine kötüleri cezalandıran siz olmak için savaşın. Yaşama kaptırın gitsin kendinizi. Ötedünya sucks.
Random Tips (Ama karizma değil mi ingilizce? Seviyorum yahu!)
- İyi bir müzik tüylerinizi ürpertmiyor, sizi duygu ve düşünceler evreninde gezintiye çıkartmıyorsa eksik bir hayatınız var. Bir an önce tamamlayın onu. Müziğe zaman ayırın. İnanın verdiğinizden çok daha fazlasını alıyorsunuz. 2 tür müzik vardır. Metal ve klasik. (ok jazz blues vsvs) Gerisi ses eşliğinde şiirdir. Ya tamam, bu kadar close-minded olmayın ve her tür müziğe açık olun ama Metal ve Klasik müziğe öncelik tanıyın. Metal müziği çözümleyemeyecek kadar yaşlı hissediyorsanız en azından klasik dinleyin.
- Birşey aklınıza takılıyorsa, canınızı acıtıyorsa, sizi üzüyorsa, veya onun verdiği duygudan herhangi bir şekilde rahatsızsanız onu tüm çıplaklığıyla, dürüstçe ve dilediğiniz gibi kağıda dökün. Emin olun en iyi alkolden veya bilimum kafa yapan maddeden çok daha etkili bir unutturucu bu.
- Başkalarında hissettirdiğiniz duygular ve imgeler düşünceler üzerinde büyük etki sahibidir. Kimi mutlu, kimi mutsuz ettiğinize dikkat edin. Çıkarlarınızı kollayın. İyi biri olmasanız bile öyle görünün.
- Ailenizi ihmal etmeyin. Onların karşılıksız sevebilme ve en kötü anınızda yanınızda olabilme gibi paha biçilemez bir yeteneği var. Tabii bu bir genelleme, herkesin ailesi böyle değil. Böyle olmayan aileler de olmaz olsun zaten, sktiredin.
Böyle söyledi Pyros.
|
|||||
|
|